Yazar arşivleri: canbaskent@me.com

Vahşi Hayvanların Acıları

Epeydir ihmal edilegelen bu sahaya dair çalışmaların sayısı artıyor. Genel geçer yaklaşım, doğanın, tüm bu pastoralliğine, estetiğine ve özellikle aydınlanma ve izlenimcilik sonrası sahip olduğu insan hayranlığına rağmen, bir acı kaynağı olduğu önkabulüne dayanıyor. Vahşi hayvan, kabile insanı, doğada kaybolan dağcı, tüm bunlar doğa tarafından acılara boğulacaktır. Ya seyrine doyulamayan şelaleden uçarak ölecekler ya da renkleri birbirinden güzel bir böcek tarafından sokularak.

Haliyle, hemen her utiliteryan düşünür sorar – demek, doğa acı veriyorsa ahlaken doğru ya da iyi değildir. Benzer şekilde, vahşi hayvanlar da bu nedenle acıları nedeniyle “mağdur”, doğa da bunu müsebbibidir.

Bu gözlemlerin neyi ötelediğini incelemeden önce, neyi ötelemediğini düşünelim. Evvela, bu doğayı “kontrol altına” almamız gerektiği anlamına gelmez. Kendimizi korumamız, hatta belki vahşi hayvanları korumamız anlamına gelebilir. Ayrıca, tüm bu gözlemler insanların, tüm bu uslamlamaları yapması nedeniyle üstün ve ya “master” tür olduğu anlamına da gelmez. Kim bilir, belki kimi hayvanlar, diğer hayvanların öldürülüp yendiğini görünce üzülüyor, basit düzeyde de olsa ahlaki empati duyuyordur.

Bu gözlemin dayandığı ilginç bir nokta var. O da şu: eğer mezbahada kesilen ineğe acıyorsak, bunun nedeni ne olursa olsun bu zulüme karşıysak, o zaman neden tabiatta aslanın inekleri yemesine karşı değiliz. En nihayetinde yenerek ölen inek açısından bakıldığında, ki onun açısından bakılmalıdır zira mağdur odur, pek bir fark yok. Ha vahşi aslan, ha vahşi insan. Keza, savaşta öldükten sonra bir insanın ha devlet ordusunda he gerilla mevzisinde ölmesinin de pek bir önemi kalmaz ahlaki açıdan. Belki siyaseten, sosyolojik açıdan kalır, ama öldürmenin ahlaksızlığı tartışmaları açısından oldukça  net ve müspet bir benzerlik taşır bu iki durum.

Peki, vegan ahlak açısından bakıldığında, ben bu satırları yazarken Afrika’da öldürülerek yenen antiloplar için ne yapacağız?

Buna kim düşünürlerin cevabı açık: “Biz karışmayız”. Bu tabiatın dengesidir, milyonlarca yılda oluşan ekosistemde av-avcı ilişkisi vardır, bu dengeye müdahale etme hakkımız yok. Farkındaysanız, bu çok zayıf ve hatta geçersiz bir tez. Zira biz homo sapiens‘ler de bu ekosistemin parçasıyız, hatta et yiyen, yiyebilen bir parçasıyız.

Benim bu meseleye karşı yaklaşımım, en azından felsefi olarak, net değil. Netleştirirken de burada yer yer zabt edeceğim.

Dünya Kupası

Hemen her beynelmilel spor organizasyonunda olduğu gibi, bu seneki futbol kupasında da muhalifler işin ekonomik boyutuna değinmişler. Brezilya, eğitim ve sağlık gibi kamu ihtiyaçlarına para harcayacağına, dünya kupasına para harcamış. Haliyle, sormak farz oldu: dünya kupasını izlemek ahlaksızlık mıdır?

Önce kupa karşıtlarının tezlerinden emin olmak lazım. Madem ekonomi önemli, dünya kupası yatırımlarının ülkeye daha fazla para getirmediğinden, ülkeyi zenginleştirmediğinden emin olmamız lazım. Yani, ciddi ciddi dünya kupası Brezilya’nın zenginleşmesi ve orta vadede sağlık/eğitime daha fazla para aktarması için bir fırsat olabilir. Eğer böyleyse, haliyle ahlaki sorun ortaya çıkmaz.

Yok eğer, Brezilya kupadan parasal olarak zararlı çıkacaksa iş biraz değişiyor. Evvela, bir ülkenin sağlık ve eğitim sisteminin çökmüş olmasının nedeni illa ki fakirlik değildir. Burnumuzun önünde bir örnek var: Türkiye. Elbette, ekonomik faktörler çok önemlidir, kabul. Ama, memleketteki devlet okulların iç karartıcı bir mezarlık, devlet hastanelerinin de kokuşmuş tiksinti yuvalarına dönüşmelerinin nedenlerine bakarsak, ekonomik nedenlerin ilk beş nedenler arasında olması mümkün değil. Bunlar, siyasi çürümüşlük, üstüste alınan yanlış kararlar, kişisel ve egoistik ihtirasların mevki suistimalıyla pekiştirilmesinin falan sonucudur.

Dolayısıyla, ben ikna olmuyorum. Brezilya’daki çürümüş eğitim ve sağlık sistemi, kamyonla para akıtsanız da hemencecik düzelmez, bu açık. Dolayısıyla, neyi nereden kısarak, uzun vadede eğitim/sağlığa aktaracağız, bunun kararı zor. Dünya kupasını kaldıracaksak, o zaman, makam araçlarını, pahalı jakuzileri, uçuk fiyatlı arabaları da kaldıralım. Bunun ufaktan totaliterliğe yol açtığını görmek zor değil.

Buradaki sorun şudur: ahlaksıza karşı ne kadar ahlaksız olmalıyız? Afrika’da ölen çocukları ciddiye almayan, hatta Afrika’daki iç savaşlarda kullanılan silahları yapıp satan şirketlerde çalışanlara, el bombası ya da mayın üreten mühendislere, okulumuza ve hastanemize yardım etmesi gerektiği halde bağış yapmayan zengine karşı tavrımız ne olmalıdır?

Benim yanıtım açık. Ahlaksıza karşı da ahlaklı olmalıyız. Devlet eğer istediğimizi yapmıyorsa, işin siyasi yönü bir yana, bunu hıncını müsabakaya katılan fitbolculardan ya da seyircilerden çıkarmak anlamsızdır. Anlamlı olan boykottur, boykotu yaymaktır.

Farkındaysanız, soruyu pek yanıtlamadım, etrafında oynadım. Belki bu, Şili – Brezilya ya da Meksika – Hollanda maçlarında neredeyse kalbimin duracak olmasındandır, bilemedim.

*

Doğrudur, bu yazıdaki sorun biraz hafif, hatta trişka. Daha ciddisini isterseniz, buyurun.

Ahlaksız millet!

Bir okur sormuş, toplumca neden bu kadar haysiyetsiz, neden bu kadar ahlaksızmışız.

Kim ne diyebilir? Yalanın bini bir para, hırsızlığın pek yaygın, namus algısının çarğık olduğu böyle bir toplum nerede bulunur başka.

Manzumeyi bilirsiniz. İsa’ya bir iffetsiz bir kadın getirirler, bu kadını taşlamalıyız derler. İsa da der ki, o zaman en günahsızınız ilk taşı atsın. Bizim toplumun ahlaki yozlaşma içerisine girmesi de bana bu öyküyü hatırlatır.

Çünkü, öncelikle, bu toplumu var eden, sen ben gibi insanlarız. Eğer toplum ahlaksızsa bu, senin benim gibi insanların bir kabahatidir. Zira, ahlaklı yaşamak dedin mi, borcun ve ödevin sadece kendi hayatını adam etmek değildir. Ahlaklı hayatın çok önemli boyutlarından biri de başkalarına olan etkindir. Hiç düşündün mü, bu toplum ahlak terazisini yitirirken, sen neredeydin?

Kısacası, bu ahlaksızlık hepimize bulaşıyor, hepimizin bunda payı var. Kabul, kimileri işin cacığını çıkarıyor, madem ahlaksızız, koyuver gitsin diyerek meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Ama, senin yaptığın da, onlar ahlaksız – ben ahlaklıyım diyerek, kendince bir ayrım yaratarak, kendini garantiye alma değil midir? İnsanları yargılamadan önce, madem onlar ahlaksız hem, yargılamanın ahlaklı ve erdemli bir şey olup olmadığını düşün önce.

Bu toplum nasıl düzelir, sorusunun yanıtı bende yok. Olsa da vermezdim gerçi. Ancak, bu toplumun gidişatının, kötüye gidişatının nasıl yavaşlatılabileceğinin yanıtı var. Onu da usulca anlattım.

Bedavacılık

Malumunuz, bir e-kitap yayınevinin yürütücüsüyüm aynı zamanda. Ekseri epostalar alıyorum. Neden kitaplarımız bedava değil, neden para karşılığı siyasi kitaplar satıyoruz, diye.

Ahlaki açıdan bir yanıt vereyim. Acaba emeğiniz karşılığı para talep etmek, bilhassa siyasi doğruculuk arayan gruplarda, ahlaksızlık mıdır?

Hayır, ahlaksızlık değildir. Ahlaki bir sorunu çözerken yapacağımız tek, ama tek şey, ahlakın genel geçer kurallarını uygulamaktır. Bu, para karşılığı leblebi satma meselesinde de, insanın sevgilisini aldatması meselesinde de, otomobil kullanma meselesinde de neredeyse aynıdır.

Dolayısıyla, insanın yazdığı veya yayınladığı kitapların karşılığını istemesi, tek başına, bu şekliyle ahlaksızlık değildir. Ancak bu süreçte başka ahlaksızlıklar var ise, o zaman iş değişir.

Kitap yayınlarken, satış fiyatını fahiş bir meblağ olarak belirlersek, diğer yayıncıların önünü kesersek, devletle veya otoriteyle seviyesiz bir işbirliğine girerek sadece kendimize menfaat sağlarsak, tamam, o zaman ahlaksızlıktır.

Buradan çıkarılacak önemli bir ders var. Ahlaki yargılar eylemlerin sadece özüne dönük değildir çoğunlukla. Bu eylemlerin “nasıl” yapıldığına dairdir. Kitap yayınlamak ahlaksızlık değilken, %500 kar oranıyla kitap satmak ahlaksızlıktır. Ispanak satmak ahlaksızlık değilken, sırf mahsül bol ve fiyat düştü diye, kasa kasa ıspanağı denize döküp yüksek kar elde etmeye çalışmaktır.

Eh, eğer buna benzer bir ahlaksızlığımız yoksa, demek ki sattığımız ekitaplar ahlaken temizdir.

Stratejik Oy, yeniden

Geçen haftadan devam edelim.

Meselenin “centilmence kazanma” tartışması olarak göründüğünün farkındayım. Fakat, bunun ötesinde, olayın siyasi boyutu var ahlakı ilgilendiren.

Uzun vadede, stratejik oy vermenin siyasi çeşitliliği ortadan kaldıracağı açıktır. Stratejik olarak oy verMEmenin de, güçlü siyasi iradeyi engelleyeceği açıktır.

Haliyle, oy vermeyi tercih eden bir bireyseniz, önünüzde iki yol var. Biri, “sıradanların trajedisi”, diğeri “doğrucu Davut”.

“Sıradanların trajedisi” olarak adlandırılan mesele aslında, tek tek pek bir siyasi ya da ahlaki rolü olmayan bireylerin, grup haline geldiklerinde birden iktidara dönüşmesidir. Namus cinayetlerinden tutun da, oy vermeye de birçok örnek akla geliyor. Stratejik oy vermek de aslında bu sıradanlığı aşma yoludur aslında. Ancak, eğer “sıradanlar” çoğunluk hale gelirse bu sefer stratejik oyun da bir manası kalmaz. Herkes stratejik oy verirse, strateji karmaşıklaşır allak bullak olur.

“Doğrucu Davut” ise, illa ki kendi birincil tercihine oy veren seçmendir. Oyunun ziyan olacağını bile bile yüzde bir veya yüzde iki oy alan partilere oy verenler bunlardır. İşin daha da tuhafı, doğrucu Davutlar bir sürpriz de beklememektedir, bile bile oylarını, doğru olduklarına inana inana ziyan ediyor görünmektedirler. Diyeceksiniz, aslında bu ahlaki ya da siyasi bir doğruculuktan ziyade duygusal vefa ya da borçtur olsa olsa, yoksa bir insan bile bile neden oyunu ziyan eder? Belki de sessiz bir protestodur galibin pek de umurunda olmayan. Benzer şekilde, işin aritmetiği de düşünüldüğünde, doğrucu Davutların oyları, baraj %1’e inmedikçe, diğer partilere, iktidara yarayacaktır, bu da kesin.

Lafın özü, stratejik ya da değil, herhangi bir ahlaki kararın artılarını eksilerini hesaplarken, hangi faktörlerin hesaba dahil edilmesi gerektiğine karar vermek ciddi bir sorundur. Yukarıda değindim, işin matematiği, hele hele baraj sistemiyle falan, karmaşıktır. Meselenin duygusal boyutu da yabana atılır değildir.

Ahlakı hesap kitap işi yapan da bu detaylardır.

*

Bu haftaki yazı biraz kuru oldu, haftaya telafi ederiz.

Stratejik Oy

Stratejik olarak oy vermek mübah mıdır, bu günlerde epey popüler bir konu.

Yani, A partisi kazanmasın diye, taraftarı olmasak da C partisine oy vermek ahlaka sığar mı?

Bu mesele ahlakın en başat meselelerinden birini güzelce özetliyor: amaç – araç meselesi. Seçim bir araçsa, kazanmak için her yol mübahtır. Hatta, kazanamıyorsanız da, ikinci tercihinizi kazandırmak için çabalak da mübahtır.

Yok eğer bir amaçsa, sonucu ne olursa olsun, kestirilebilir olsa da olmasa da, birincil tercihimize oy vermekle yükümlüyüzdür.

Demek ki bu meseleyi ahlaken değerlendireceksek, önkabullerimiz önemlidir. Sonrası bir tür ahlak aritmetiğidir.

Peki, hangi önkabulü benimsemek lazım? Biraz eşelersek, amaç merkezli olmanın da, araçsallığın da türlü türlü kusurunu bulmak mümkündür.

Araççı olursanız, amaca ulaşma hırsıyla işlerin endazesinden çıkmaya yol açabilirsiniz. Amaççılık da, prensip uğruna gerçekçi olmayan bir hayalperestliğe sevk eder bizi.

Tercihin kendisi, amaççı mı araççı mı olmak gerektiği, ahlakın dışındadır, ahlakın öncesindedir.

Konu karmaşıklaşacak, haftaya devam edelim.

İnternetten film falan indirmek

İnternetten müzik, film indirmek ne kadar ahlakidir diye sormuşlar. Anlatayım.

Bu meselenin başlıca iki siyasi ve ahlaki kriteri var. Bir, paylaşmak yanlış değildir, hatta teşvik edilmelidir. İki, Holywood filmlerini paylaşmak zaten siyasi bir direniştir. Doğrudur, paylaşmak hele bu vahşi ekonomi günlerinde imrenilesi bir şeydir. Peki, hiç tanımadığımız, ortaklaşmadığımız, sadece o esnada internet başında olmaktan başka marifeti olmayan birileriyle, zaten bizim de olmayan bir filmi “paylaşmak”, paylaşmak mıdır?

Kabul, internet işi çok kolaylaştırdı. El kadar çocuklar da bunu beceriveriyor hemen. Torrent’in ne olduğunu bilmeyenlere dinozor gözüyle bakılıyor. Çok cezbedici, dahası işin ucunda binlerce, on binlerce film, albüm var, hatta ne ararsan var. Sanki, film indirmezsen enayisin.

İki, kabul, Hollywood gibi sarsılmaz bir endüstriyi sarsmaya çalışmak zevklidir. Bu da insana siyasi bir şeyler yapıyormuş hissi verir. Usülünden sessiz bir direniştir hatta.

Ama yine de, cezbedici de olsa, siyasi manada doğrulanabilir olsa da, ahlaken yanlıştır. Zira, bu sisteme direniş, alarak değil, izinsizce indirmeyerek değil, almayarak, dinlemeyerek olur.

Çözüm basit: kütüphane sistemi. Eğer, satın almak istemiyorsanı bir filmi, şarkıyı, kitabı, gider kütüphaneden ödünç alır okursunuz. Kitabın istediğiniz birkaç sayfasını fotokopileyebilir, meraklıysanız filmi kendi bilgisayarınıza “rip edebilirsiniz”, yakın arkadaşlarınızla bunu paylaşabilirsiniz.

Mesele, Hollywood’a nanik çekmek değil, torrentçilere, hak etmedikleri halde para kazandırmak. Hollywood’u çökerteyim derken, bağımsız müzisyenlerin ve filmcilerin ekmeğiyle oynamak. Bunun ayırdını, adaletini koruyabilir misin indirdiğin filmlerle?

Çözüm dediğim, kütüphaneydi. Kaşlarınızı oynattığınızı görebiliyorum, kim gidiyor ki kütüphaneye bu memlekette, sorun kendinize. Hadi edebimizi de bozalım, iki üç üniversite kütüphanesi dışında kütüphane mi var Türkiyemde? Matematik Köyü’nde Sevan Nişanyan kütüphanesi var, dışı güzel ama içi hala boş. Yakında kitapla dolar içi, köy yerine değme halk kütüphanesinden güzel ve kapsayıcı bir kütüphane olur. Demek ki isteyince oluyormuş. Torrent başında ömür tüketmekten de daha ahlaklı hem de.

*

Çok da suratlarımız asılmasın diye de köşenin adını, komik bir ironiyle Ahlak Zabıtası koydum. Ciddiyetsizliğimiz laubaliliğe, ciddiyetimiz de asık surata yol vermesin.

Fikir babamız, The New York Times’daki ünlü The Ethicist köşesi. Ancak, elbette, bizim sorunlarımız kendimize özgü, çözümlerimiz de kendimize özgü. Ahlak Zabıtası’nın yanıtlamasını istediğiniz ahlaki dilemmalarınızı (isim yerine rumuz kullanarak da) email adresimize yazabilirsiniz.