Nişanyan, pandemiden Mayıs 2025’e dek YouTube üzerinden hemen her hafta canlı Pazar Sohbetleri düzenledi —hala seyrek de olsa oğluyla beraber yapmaya devam ediyor—, ve bu söyleşilerde takipçilerinin sorularına eğlenceli ve bilgilendirici cevaplar verdi. Nihayet, Nişanyan bu yayınlarda verdiği cevapları, sürdüredurduğu tartışmaları derleyip 10 cilt olarak kitaplaştırdı (Liberus Kitap). Fakat, Nişanyan yüzlerce soruya cevap verirken bazen yanıldı. Bendeniz de bunları “düzeltmeyi” kendime vazife bildim. Çünkü bu konuları çok sesli bir şekilde tartışmak, gündemde tutmak hala çok önemli.
Çağdaş tıbbın ne olduğuna dair Nişanyan epey polemikçi:
“Gitgide daha fazla farkına variyorum ki, çağdaş tıp bir kandırma sanatı. Yavaş yavaş ölen ve sonunda kaçınılmaz akıbete gidecek olan insanları, özellikle yaşlıları, kandırma sanatı. Tedavi dedikleri her şey esasında palyatif. Israrla şunu söyleyecegim, toplumlar, yaşlıların sağlığını sübvanse etmeyi bırakmalılar. Belli bir yaştan sonra, devlet hastaneleri ve kamu tarafindan desteklenen sağlık kuruluşları [yaşlı] insanlara hizmet vermeyi bırakmalı, gençlere yoğunlaşmalı. Gençlerin sağlığı önemli. Tıp sektörünün gençler için yapabileceği şeyler var. Fakat bence doktor ve hastaneler 65 yaşın üzerinde hasta kabul etmemeli. Özel hastaneler var, parası olan gitsin, oyalansın. Boş işler sonuçta yaptıkları. Toplumun bu oyalama işinden sorumlu olması, yani yaşlı insanların sağlığını bir kamu görevi olarak devletin üstlenmesi bana ahlaken çok yanlış geliyor.” [0, s. 48-9].
*
Hayır, mesele bu kadar basit değil. Bir kere istatistiki olarak başka çaremiz yok, çünkü toplumlar yaşlanıyor. Bu yaşlanmanın en önemli nedenlerinden biri de çağdaş tıp. Dahası, gelişmişlik düzeyi arttıkça, haliyle, toplumda yaşlıların oranı da artıyor. Toplumlar geliştikçe tıp ilerliyor, tıp ilerledikçe daha da yaşlanıyoruz. Toplumca geliştikçe daha az çocuk yapıyoruz — kim güreşebilir beş çocukla…
Ama, altını çizmek lazım. Tıp dediğimiz “kapitalist tıp”, Nişanyan’ın “unuttuğu” bu. Tıp sektörünün gençler yerine daha çok yaşlılarla ilgilenmesinin tek nedeni, içinde yaşadığımız ekonomik yapı. Tıp kaynaklarının, hastane yataklarının, ilaçların falan bölüşümünde kime öncelik verileceğine karar verme zorunluluğu, zira tıbbın bilimsel yönünün bununla hiçbir alakası yok, tamamen ekonomik bir açmaz. Kapitalist toplumlarda da, sağlık sigortası, özel hastanelerin varlığı, ilaç endüstrisi falan, konuyu sosyopolitik ve iktisadi bir mecraya taşıyor. Tıp denince artık biyokimya ve anatomiden söz etmiyoruz.
*
Nişanyan’ın haklı olduğu bir iki nokta var. Tedaviyi reddetme hakkının, palyatif desteğin, ötenazinin adının bile anılmadığı, kürtajın fısıldandığı bir toplumda, tıpçıların kafalarına göre at koşturması kabül edilir değil. Duygu sömürüleriyle istenmeyen tedavinin dayatılması, hastaların saygınlığının ve mahremiyetinin ayaklar altına alınması, bu memleketin hastanelerinde birkaç dakika geçirmiş herkese aşinadır. Bu da tıbbın, kapitalist tıbbın, artık, ekonomik sistemin şekillendirmesiyle, otoritesini bilimsel nüvelerden değil, iktisadi kurallar ve safsatalardan almasına yol açıyor. Nişanyan’ın öfkesinde bu faktör görünüyor.
Ancak, mesele burada da bitmiyor, zira tıbbın otoriterliğine karşı çıkmanın, bilim-karşıtı (aşı karşıtı falan) olmaya yakınsama riski gitgide artıyor. Tıbbın kapitalistleşmesi, tek odağının insan mutluluğu değil de skor olması tıp karşıtlığını ister istemez arttırıyor. Nişanyan’ın da ima ettiği gibi, çocuk kanserlerini çözmek için daha da fazla efor sarfedeceğimize, “bir ayağı çukurda” olanların ömrünü iki ay daha uzatmaya çalışmak, verili şartlar altında, manasız geliyor insana.
Çağdaş felsefenin en bilinen ve etkileyici filozoflarından Thomas Nagel bunu sık sık yazmıştır — yaşamak, her zaman yaşamamaktan daha iyidir [1, 2]. İki ay daha uzun yaşamak, iki ay daha kısa yaşamaktan yeğdir.
*
İstatistiki meselenin devamı var.
Nihayetinde 150 yıl önce ortamala ömür 40’tı. Bu rakam aldatıcı olabilir zira çocuk ve bebek ölümlerinin, günümüze göre, o dönemlerde aşırı yüksek olması ortalamayı ivedi bir şekilde aşağı çekiyor. Atalarımın, örneğin, yetmişli yaşlarına kadar yaşayabilmiş olması, ortalamanın düşük olmasını engellemiyor. Zira o yaşları gören beher kişiye karşılık, 5 yıl bile yaşayamayan dört beş insan var aynı istatistikte. Dolayısıyla, insanlar uzun yaşayabilmiş olsa da, gencecikken vefat eden çocukların sayısı muammerlerden kat be kat fazlaydı.
Rakamların göreliliği, “yaşlı”nın ne olduğunu ve ne olmadığını bize anımsatıyor. Zira, o zamanın yaşlıları, günümüzün orta yaşlıları. Bugünün yaşlıları da acaba gelecekte nasıl adlandırılacak, bilmiyoruz. Haliyle, tıp vasıtasıyla “yaşlıları” es geçme lüksümüz yok. Keza, insan ömrünün ne kadar “olması” gerektiğini bilmiyoruz. Bir ihtimal bugünün yaşlıları, potansiyelini hala yerine getirememiş, 24. yüzyılın ergenleridir.
*
Nişanyan’dan şiddetle ayrıştığım nokta, parası olanlara değil, isteyen her yaşlıya tıbbın tüm imkanlarının sefer edilmesi gerektiği. Bunun aksi de doğru, altını çizmek lazım. Tedavi istemeyenleri suistimal etmemek, manüpülatif yöntemlerle tıbbın pençesine bırakmamak da lazım.
Bu da bir tıp ahlakı devrimi gerekiyor — üzerine yazasım bile yok, başka bir asırda belk memlekete uğrar.
*
Öte yandan, Nişanyan’ın yanıldığı diğer bir nokta, yaşlıların sübvanse edilmesi meselesi. Ama gel gör ki, bu da istatistiki bir mesele. Zira, insanlar yaşlandıkça hastalanıyor, hastaların çoğu da yaşlılar. Haliyle, gerek özel sigorta, gerek devletin sosyal güvenlik sistemi dahlinde olsun, insanlar on yıllar boyunca ödedikleri sağlık sigortası primlerini ancak yaşlanınca kullanmaya başlıyor. Dolayısıyla, mali olarak da yaşlıların hakkı daha fazla çünkü sağlık sigortası kumbarasına daha fazla katkıda bulunmuş oluyorlar. Bu kapitalizmin hadiseye yaklaşımı — diyecekler ki, öyle ya da böyle, hastanaler su yakmıyor.
Meselenin toplumsal boyutu, kamu sağlığıyla da doğrudan ilişkili elbette. Anlaşılan, insanların metabolizması, suni ve hayvani gıdalarla dolu toplumlarda ancak orta yaşlılığın sonuna kadar idare edebiliyor, sonra da yavaş yavaş iflas etmeye başlıyor. Keza, örneğin, kanserin en yüksek korelasyonu yaş. Ama bunun sorumlusunun yaşlılar olup olmadığı analitik bir kesinliğe sahip değil.
Nişanyan’a anımsatmak lazım, bağlılık ilişkisi nedensellik değildir.
0. Nişanyan, “Gemici Henri Türkiye’yi Nasıl Batırdı?”, Liberus, 2023.
1. Thomas Nagel, “Death,” Noûs 4(1):73–80, 1970.
2. Meraklısı tartışmayı detaylıca buradan okuyabilir: Luper, Steven, "Death", The Stanford Encyclopedia of Philosophy, https://plato.stanford.edu/archives/win2024/entries/death