Bir film bu kadar güzel olur mu? “Selvi boylum..”un fersah fersah ötesi mi desem, anime dramaların iç büzen çekiciliği mi desem, emin olamıyorum. 11 Kasım 2014
Bu filmi izlerken, yıllar önce bir makalemde söz ettiğim 'seks gönüllüsü' fikrinin bende yarattığı gururu ve mutluluğu anımsadım öncelikle. Güçlü aktörlerle desteklenen bir film olmanın yanında, tartışılması epey derin felsefi meselelere göz kırpan bir konuyla flört etmesi bence filmi değerli kılıyor. Film, çocuk felci geçirmiş bir adamın hikayesiyken, benim zamanında geliştirdiğim kavram her tür 'bahtsızlara' genişletilebilecek bir esnekliğe sahipti. Filmin yönetmenliğinde ve akışında kimi takıklıklar olduğunu sezdim, kimi zaman da, konunun çekiciliğinin filmin sanatını bastırdığını hissettim. Ancak yine de sevdim bu filmi ben. 5 Şubat 2013
Bacadan çıkan dumanı seyrederek göz yaşı dökmek, o sırada da sevgilinin o güzel armağanla hissileşmiş elini tutmak... 23 Ağustos 2011
Epey zorlandım. Bu sitede yazdığım o kadar ‘sert’ politik yazıya, ortaya koydugum tüm ‘katı’ ideolojilere rağmen, epey hisleniyorum böyle içli filmler görünce. Hz. Portman’ın azizeliği yeniden tanımlayışından tutun da, suçluluk ve hüzün arasındaki doğal bağı sindire sindire anlatmasına, bu filmi, bir daha izlememek üzere, sevdim ben. 30 Nisan 2011
Epey geciktim değil mi bu filmi anlatmak için? Ah, kıskançlık, ah o sahiplenme, eh bir de güzel kadından oluşan şu malum denklem… Attal ve Gainsbourg’un gerçek hayatta da çift olması ve hatta Gainsbourg’un, Attal’ın ötesinde bir aktrist olması, bariz değil mi, filmin tatlı döngüselliği aslında. Hep düşünüyorum, ben de, ‘benim karım artiz’ diye bir film çeksem, sonum öyle mi olurdu diye… Çok hüzünlü değil mi sevgili okur? 27 Mart 2011
"Hayatımın son üç ayı…" Nedense bazen, böyle dramaları, sanki bir fırsat olarak görüyorum. Belki, benim başıma gelse, o kadar üzülmezdim. Ölümden neden korkmuyorum, bu açık olmalı. Ama varoluşsal krizleri hayatta olup olmamdan dahi bağımsız olarak yaşayabilme kabiliyeti beni çok mutlu ediyor. Varlığımın mutluluk yaratması için varolmam bile gerekmiyor, demeye getiriyorum. Öte yandan, varlığımın acı yaratması için et kemik olmam gerekiyormuş. 26 Mart 2011
Looks familiar? I love this irony in so many different levels… 15 Mart 2011
İç geçire geçire, bir yandan gülümseyerek, bir yandan da içim burularak izliyorum bu diziyi kimbilir kaçıncı defa. Coşku vermiyor değil bana elbet. Çoklukla karamsarlaştırıyor, sıklıkla nostaljikleştiriyor, sürekli güldürüyor, nadiren de kızdırıyor bu dizi. Hey gidi günler…11 Mart 2011
‘I curse the day you were born’ benzeri hakareti kaç kere duymuşumdur acaba? Çok değil, hemen endişelenmeyin. Ama bu filmde, hülyalarıma dair epey ipucu buluyorum ve bu da tuhaf bir şekilde hoşuma gidiyor. Kitlelerin melodramlarına ortak olmak, bu melodramlarda, kimsenin umursamadığı nedenlerle duygulanmak ve hüzünlenmek, bu filmin beni anlatan kısmı. 10 Mart 2011
Yok yok yanlış anlamayın hemen, “herkesin içinde bir Dr. House vardır” ya da “aman House’a benzemeyelim” gibi beylik bir üslupla yaklaşacak değilim. Evvela aşikara işaret edeyim: House’un devasa bir etikçi olduğunu, uygulamaya koyduğu ahlakın da ileri düzey bir ahlak olduğuna kaniyim. Bu ahlakçılığını House’un, etrafındaki minyonlarının göstermelik ve kolay ahlaki yargılarıyla bilhassa kontrast edildiğinde çok daha net görebiliyoruz ister istemez. İkinci olarak, House’un matematikselliği ve mantıkçılığı, elbette, çok hoşuma gidiyor. Vakaları çözerken gösterdiği katı acımasızlığı embesil pozitivistliği olarak asla görmüyorum. Sunduğu katı mizacın mantıkçı kesinlik sevdasının bir yansıması olduğuna inanıyorum. Dahası, House’un hissi dünyasında yaşadıkları bana çok aşina geliyor. ‘Doğru’ uğruna, insanın sevdiklerini kaybetmesini benden daha iyi kim anlayabilir?24 Aralık 2010
Komedi dizilerinde hüzünlenmek... 22 Haziran 2009
Bu filmin benim icin garip bir retrospektif olmasini, filmi sonuna dek izleyerek çözeceğimi sandım. Filmin hüzünlü ama matrak olmasını, güzel bir kentte geçmesini ve kalp kırıklıklarını anlatmasını sevdim; ama beni anlatmasını, belki de korkaklığımdan olsa gerek, sevemedim.19 Nisan 2009
Mutluluk ve gülümseme saçan animelerden birini bile, devşirip dönüştürüp bir hüzün silsilesine çevirebiliyorum. Bu şaşırtıcı değil, ancak, filmle gerçek hayatı birbirine karıştırmak; işte bu affedilir değil. 15 Mart 2009
Sevip de sevilmemenin hüznü, sevilmeyi yaratabiliyormuş, dedim izlerken. 12 Eylül 2008
Yvan'ın Charlotte'uyla, benim Charlotte'um arasındaki benzerliklerin izini sürebileceğim, "Ma Femme est Actresse"den sonraki ikinci film bu. Elbette bu benzerlikler, Gainsbourg ailesinin, bir yazımda izah etmeye gayret ettiğim, Carla Bruni müzikal bağına benzer şekilde, Charlotte ile diğer Charlotte'lar arasında kurulacak. Eh, bunun sonunda da romantik komedileri hüzün gözyaşlarıyla izlersiniz. Derler, 'benzerlik' en ilkel uslamlama yöntemidir. Bunu da öğrenmiş oldum. 6 Eylül 2008
Hıçkırık boğazda düğümlenir, acı olur. Bu film de o acıyı alır, aşk yapar. 24 Nisan 2008
Raoul ile tek farkım, irademi saklamış olmak ve benzer şekilde sanki Raoul ile benzer motivasyonlara sahip değilmiş gibi davranma olabilir. İnsanları mutlu edemeyeceğinizi fark ettiğinizde, ki bu ciddi bir çelişkidir, ne yapacağınızı kurgulamak zorlaşır sonraki adıma dair. Ben, içsel çelişkilerimi dışsal çelişki olarak gösterme oyunun oynadım. Eh, çok da masum değildi ama o kadar da şeytani sayılmaz. Bu filmde saf Raoul değilim ama, oldukça yakınsadığımı düşündüğüm olmuyor değil. 18 Nisan 2008
Filmin ilk beş dakikası: kadının sevdiği adam öldürülür. Kadın buz gibi sakindir. Huppert'in yüzündeki o soğukkanlılığı, sevilen adamların hissi ya da reel anlamda yok edilmesinden sonra çok gördüm. Fakat, kimse o sahnede ölüme şahit olan Huppert'in tepkisini, benim yok olmama veremedi. 7 Nisan 2008
18 Mart 2008
Nathalie, Catherine'e sorar: "Hala kocanı seviyor musun?". "Bilmiyorum", der Catherine. Gelişi güzel kritiğini yazdığım bu filmde aslında, Nathaline'nin, Catherine tarafında kocasına sunulması, filmin öyküsünün ana damarı ve üst örgüsü. Fakat, bu filmin, beni anlattığını iddia edebileceğim, noktası ise filmin plotu değil, detayları. Kadın ruhunu muhteşem anlatan Fontaine'in filmi, anlaşılan o ki, benim misojenik kaygılarımın birincil tekil temeli olacak. 10 Şubat 2008
İzlediğim filmlerden kişileştirdiklerim iki kategoriye düşüyor. Bunlardan ilki, protagonisti benim hiç ama hiç bir zaman bürünemeyeceğim bir karaktere sahip olanlarken, ikincisiyse, protagonisti benim ihtimaller dünyamda bürünebileceğim karaktere sahip olanlar. tLoDG'i, bu gözlükle izlerken, Gale'in kişiliğinin benimkilerle örtüştüğü noktaları görmek beni mutlu etti. Sonum onunki gibi olmayacak eminim, ama, sanırım öykünün akışında epey ortaklaşacağız. Daha ne kadar ipucu vermeliyim okur? 24 Haziran 2007
von Trier'i seviyor olmamdan ziyade, hayatta kendimi Svend olarak hissettiğim, ya da şöyle diyeyim, anlamadığım halde burnumu soktuğum duygusal hayat kulvarlarında Svend kadar şanslı olamadığımı bana hatırlattığı için bu filmi seviyorum. 10 Haziran 2007
Öykünün sonundaki göz yaşı, umarım benim için de akar bir gün. 8 Haziran 2007