Erken İslam tarihine dair ne zaman bir şeyler karıştırsam, tarihi kazananların yazdığına daha da kani oluyorum [0]. Örneğin, o yıllara dair bilgilerimizin neredeyse hiçbirinin kaynağı, o devirlerde yaşayan Arap yazar veya tarihçiler değil. O tarihlerde barbar Avrupa kavimlerinin neredeyse her adımını anlatan ve o devirlerde yazılmış tarihçeler varken, aynı şeyi erken Arap İslam tarihi için söylemek namümkün. İslam, demek ki, tarihini kazandıkça, kazandıktan sonra yazmış.
Keza, aha bu cumhuriyetin tarihini saray şakşakçılarından da dinlemek mümkün, yazarı sürgünde olan Yanlış Cumhuriyet’ten okumak da [1].
İdeolojisiz siyasetin en net okuması da tarihi kazananların yazdığı gerçeği üzerinden yapılabilir — bunda hem fikiriz. Çünki, tarih yazmanın en önemli adımı, bir önceki tarihi unutturmaktır. Sosyal medya devrinde bunun yeni bir adı var: dezenfarmasyon. Ya da, alternatif hakikatlar.
Siyasi tarih yokmuş gibi bir siyaset kurma çabası tam da sosyal medyadan öğrendiğimiz bir tantana. Erken İslam tarihi aksine, bugün yazılan çok tarih var, bunu yapan çok tarihçi var. Ama artık tarihi anımsayan ve anımsatan bir siyaset yok.
Tarihçi olalım, materyalist diyalektikle tarihi okuyalım demiyorum. Zira, aynayı kendime tutayım, kendi siyasi pozisyonumu hiçbir zaman tarihçilik üzerinden konumlandırmadım. Harıl harıl bolşevik devrimini, onun öncesini ve sonrasını okumayı, bugünün siyaseti açısından faydalı görmemiştim [2]. Çünkü, anakronik nedensellik kurma hülyasını beyhude görüyordum. Hatta, marifetmiş gibi Lenin, Makhno veya Malatesta okuyarak, hatta bunların tesfirini yaparak bugünü anlamaya çalışmanın nafile olduğuna inanagelmiştim.
Bugün artık bu pozisyonumun rötuşlanması gerektiğini düşünüyorum. Zira, dezenfarmasyonun birinci şartlarından biri tarihten kopmakmış. Bu kusuru düzeltmek de çözüme doğru ilk adım. Kastım sadece tarih okumak ve tartışmak değil, dikkatli bir şekilde çoğulcu bir tarih okuması yapmaktır. Marksizme sıkışmayarak, Leninizm ve Troçkizm’den başka bir şey yokmuş gibi nedensellik arayarak tarih okumaktansa, tarihi analitik ve detaylı okumak gerekiyor. Bunu bize zorlayan da dezenfarmosyon ve hatta mizenformasyon. Yani, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde internet ve sosyal mecra zemininde hakikati değiştirmeye çalışmak. İnternet vasıtasıyla toplu yalan, diğer bir deyişle.
Nedenselliği tersten kurmak da mümkün. Günümüz siyasetinin tarihi yok sayarak ideolojisiz politika üretme çabası, doğrudan mizenfarmasyona yol açıyor. Bunu Brexit kampanyasına yapılan yapay zeka temelli maniplüasyonda da, Trump’ın ilk seçildiği seçimlerde de gördük. Tarih unutuldukça, yeni tarih yazmak kolaylaştı. Bu kolaylığı sağlayan da sosyal medya denilen bok çukuru.
Bu çaresizliği görmek de önemli. Tarih unutuldukça, yeni bir medya ve bilgi alma düzeneği oluştukça bu kolaylaşıyor. Söylemesi ayıp Žižek de benzer bir bağ kuruyor — geleneksel medyaya duyulan güven eksikliğinin, vatandaş-medyası saçmalığıyla birleşmesinin bunda büyük payı olduğu da açık. Fakat, ben yine de bugünün siyasetinin tarihi ihmal etmesinin bunun en büyük müsebbibi olduğunu düşünüyorum.
Bu teze kanıt bulmak kolay. Britanya İşçi Partisi’nin sanki kendi tarihi yokmuş gibi merkez sağa kaymasından tutun da, tarihteki başarılarını sanki bir masalmışçasına hayalperestçe gören Türk solu da gani gani anekdotal kanıt sunuyor [3]. Çünkü, yavaş yavaş siyasi tarih bir mitolojiye dönüştürüldü. Çok değil 60’lardaki sıçramayı unuttuğumuz yetmiyormuş gibi, bunu artık bir masal gibi okumaya başladık. Tarihi yazmalarını beklemedik, kaybettiğimizi kabül edip, onların tarihini de biz yazdık. Mizenfarmasyona da dezenfarmasyona da adım adım yol açtık.
Tarihi unuttukça mizenfarmasyonun da dezenfarmasyonun da yarattığı tahribatı arttırdık. Bu tahribattan da en çok biz zarar gördük.
Bunun çözümü içi gücü bırakıp siyasi tarihi hatırlamak ve hatırlatmak değil. Ama, dezenfarmasyonu ezmeye çalışmadan önce, hangi materyal koşulların buna yol açtığını irdelemek, bizlerin bundaki payını düşünmek gerçekçi ilk adımdır. Yoksa, farkındayım, hırsızın hiç mi suçu yok diyeceksiniz.
İşin beni hala şaşırtan yönü, un varken, şeker varken, helva yapamamamız. Zira, kendi siyasi tarihimizde merak uyandıracak, üzerine gani gani düşünülecek, entelektüel merak yaratacak gani gani “malzeme” varken, hala siyasi bir perspektifle bunları incelememek sorunun en önemli kaynaklarından biri. Hatta, ironik olacak, bu vazifeyi YouTuber’lara bırakmak da meselenin paradoksu belki de.
Diğer bir deyişle, ben hala özgürlükçü siyasetin Tanzimat’ı, 12 Eylül’ü, Amerikan anayasasını, Kuzey İrlanda meselesini heyecanla ve yeni yeni perspektiflerle tartışmasını istiyorum — sadece Lenin’in yolculuklarını değil. Ben hala özgürlükçü siyasetin Tuz Yürüyüşü’nden, Danimarka’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki direnişinden vazife çıkarmasını istiyorum.
Bu tarih ihmal edilince, tarih tartışmanın heyecanı unutulunca neler olduğunu gördük çünkü.
0. Seçimlerde de kimin oy verdiği değil, oyları kimin saydığı önemlidir. Çok değil, 24 yıl önce falan, yüzde otuz küsur oy alan bir parti, yüzde 60 civarında sandalya kazanmış idi.
1. Nişanyan, “Yanlış Cumhuriyet”, Propaganda Yayınları, https://www.propagandayayinlari.net/cumhuriyet.html
2. Duy Gün Zileli, duy!
3. ‘Emek’ (Labour) Partisi’nin neden İşçi Partisi olarak çevrildiğini hala anlamış değilim.